aldebaran…

hiç bir anlamı olmayan hayat karşısında güçlü olup ona anlamlar yüklemeyi kendine düstur edinmiş olabilirsin. fakat kendini kandırmaktan öteye gidemeyeceğin bilinci yapışır yakana ve dibe doğru çekerken seni, hıçkırmak istersin son bir defa, çünkü haykırmak irade ister!.. iradesizleştirilmiş bir medeniyetin ferdi olarak varolmaya çalışmaktan başka çaren kalmamıştır. kendi küçük odanda, engin özgürlükleri hayal edip zihnini tamir ettiğini sanarak günü bitirebilirsin, bir zavallı gibi!.. korkunun esiri olmuş, tüm eklemleri kilitlenmiş, çarkın dişlileri arasına sıkışmış, ses telleri alınmış, göz teması kuramayan…

melencolia I

yalnızlık seçilir!.. üç seçenek vardır: ya sen insanlara adapte olursun, ya insanların sana adapte olmasını bekleyerek ömrünü çürütürsün, ya da yalnızlığı seçerek kendi melankoli barınağını inşa eder; hareket algılayıcı sensörlerle çevreler ve sis perdelerini indirirsin…

Melencolia I – engraving by Albrecht Dürer (1514)

kaç!

insanlar üçe ayrılır: direnenler, direnmeyenler ve kaçanlar. sen kaçanlardansın. çünkü direnmeye de inanmıyorsun, direnmemeye de. çünkü direnmek de direnmemek de inancı gerektirir, fakat kaçmak, gerektirmez! sen de, herhangi bir inanca sahip olmadığın için, kaçmaktan başka bir çare bulamıyorsun… sadece kaçmak… kaçarak yaşamak…

 

pamuk ipliği…

kendini hakir görebilir, gereksiz yargılarla uğraşırken bulabilir, veya bir hiç uğruna kendini satmandan duyduğun vicdan azabı ile baş ederken yorgun düşebilirsin… rutin tarafından yutulurken, sırtını dayadığın duvardan kaynaklanan karıncalanma hissi ile uykun gelebilir, uyumayı; kısa süreli bir “ölüm” olarak kabul edebilir, kalbine giden damarların pıhtılaştığını hissedebilir, veya zihninde oluşan kabarcıkların kısa süreli hayatlarını didiklerken görebilirsin aynada kendini!..

sirkeye yatırılmışlık hissi sarmış olabilir her tarafını… deri parçalayan kaşıntı, saç kopartan baş ağrısı… bir gözün yatakta, diğer gözün balkonda olabilir… pamuk ipliği bile kalın kaçar… zamanı istediğin gibi bükebileceğinin kanıtıdır!..

maloluş…

rüyalarındaki orospuyu asla elde edemeyeceğini bile bile yaşayarak kendini kandırabilirsin, fakat bilinçaltın bu oyuna gelmeyerek, senin enerjini her geçen gün biraz daha fazla tüketir, seni kişilik çatışmalarına sokabilir, veya kaybolmuşluk hissi yaratarak seni metafiziksel saçmalıkların içinde boğabilir…

uyanık olmalı, biraz olsun kulak kabartmalı ve ara sıra da olsa yalandan gülümseyerek kendi iç savaşımlarını deşifre etmemelisin. bu senin değerini düşürür, son saygınlığını da yitirtir, seni içten içe eriterek görünmez bir canavara dönüştürür…

tüm yaşamını ortam sarhoşluğu tadında geçirmiş gibisin. zorakiliğe duyduğun tiksinti genzine yapışmış balgam kıvamında. çürük diş kokusu nefesinle bütünleşmiş. kanayan diş etlerin ağır bir ölümün habercisi gibi. yavaş yavaş çürürcesine ufalanıp hiçliğin içerisinde kaybolarak, karşı atağa geçmeden, kafa düşürücü sikik kaderinin tayin ettikleriyle yetinerek, maloluşun doruk noktalarına doğru koşar adım yol alarak, diri diri gömülmeyi en ince ayrıntısına kadar yaşayarak, “neşe” kavramını sorgularken buluyorsun kendini…

Cc – Bcc…

bulutlu ve karanlık gökyüzü tüm yorgunluğuyla üzerine çökerken, tek bir yıldızın ışığını bile tanrılaştırabilir, ondan gelecek olan merhameti senin kurtuluşundaki tek çıkar yol olarak görebilir, onu yüceltmeyi ve hayatının merkezine yerleştirmeyi kendine erdem sayabilirsin!.. hayatın sana çıkardığı faturanın karbon kağıtla alınan kopyası gibi, her şey gerçekliğini yitirmiş, beyninle kalbin arasındaki tüm bağlantı sekteye uğramış, her ne kadar ara sıra müzik ve dumanla bu bağı az da olsa kurabilsen de, ertesi sabah uyandığında aynı dinginliği bulamıyor, saçma bir zihin boşalması yaşayarak tekrar aynı boktan gerçekliğine geri dönerken suratına bir tokat vurulmuşçasına tansiyonun yükselerek tekrar küfretmeye başlıyorsun fahişe hayatına…

hang…

ne çeşit bir rüya bu? ne çeşit bir zihin boşluğu? karadelik!..

azımsanmayacak ölçülerde yitirilmişlik duygusu varken senin o sıska bedeninde, en ufak bir sarsıntı bile tüm tuğlalarını yıkıyordur benliğinin, sen asla hayata körü körüne bağlanamazken, hayat senin peşini bırakmaz, yakana yapışır, gömleğini parçalar, kravatını düğümler boynuna, nefessiz bırakır seni, ciğerlerindeki basınç kulaklarını zorlarken, ussal bir haykırışla tırmalarsın zihninin en karanlık dehlizlerini… tamamen kör olana kadar, inatla devam eder, inatla nefes alır, inatla yalan söylersin kendine, kendinle tanışır, kendi gizemine hayran olur, bir kumar gibi canlandırırsın gözünde hayallerini…

duramamak…

mutluluğu amaç edinmek yerine mutsuzluğu araç edinerek, çekilmiş ve henüz çekilmemiş tüm sancılarını gün yüzüne çıkarıp, mutluluğu amaç edinenlere aslında mutluluğun büyük bir yanılsamadan ibaret olduğunu telkin etmeye çabalarken mutlu oluyor, kendi ikiyüzlülüğünün acısını başkalarıyla paylaşarak kendi acını hafiflettiğini zannederek kendi kendini kandırıyorsun… kendinle olan bu savaşımı kendine kabul ettiremiyor; her fırsatta, bu konu hakkında düşünmemek için duman ve müzik eşliğinde saykodelik yolculuklara çıkmaya çabalayarak mevcut durumdan bir kaç saat de olsa uzaklaşmak, kaçmak, kaybolmak istiyorsun… kayboluyorsun. mevcut durum da seninle beraber kayboluyor. bütün sancılar da seninle beraber kayboluyor. peşini hiç bir zaman bırakmıyorlar. kendini, ring yapan bir otobüs hattı gibi hissediyorsun. yinelemelerle dolu. her bir yineleme çin işkencesi boyutu aldığında, yağmur damlalarının sesi bile çekilmez oluyor senin için. kalp atışlarındaki düzen bile, senin kaotik zihninde yerini bulamıyor, kendi kalbinin ritmini bozmak için her şeyi yapmaya kendini hazır hissediyorsun…

roads…

portishead’in “roads” parçası altında sevişirkenki hâlet-i ruhiyeni hiç, ama gerçekten hiç bir kimseye anlatamıyor; o anki hissiyatını hiç, ama gerçekten hiç bir kimseyle paylaşamıyor; dumanlı kafayla ve “roads” eşliğindeki sevişme durumunu hiç, ama gerçekten hiç bir şekilde sınıflandıramıyor; çelloların bulutları yırtarak yükseldiği mezürleri hiç, ama gerçekten hiç bir şekilde aklından çıkaramıyor; beth’in doğaç ve içten çığlıklarını hiç, ama gerçekten hiç bir şekilde rüyalarından kovamıyor; insanları, “roads”un atmosferinde kafaları dumanlı sevişenler ve “roads”un atmosferinde kafaları dumanlı sevişmeyenler olarak ikiye ayırmaktan kendini alıkoyamıyor; sonsuza kadar o parçayla beraber kafan güzel sevişerek kalmayı elde edebilmek için ruhunu şeytana bile satmaya kendini hazır hissediyorsun…

beth