aldebaran…

hiç bir anlamı olmayan hayat karşısında güçlü olup ona anlamlar yüklemeyi kendine düstur edinmiş olabilirsin. fakat kendini kandırmaktan öteye gidemeyeceğin bilinci yapışır yakana ve dibe doğru çekerken seni, hıçkırmak istersin son bir defa, çünkü haykırmak irade ister!.. iradesizleştirilmiş bir medeniyetin ferdi olarak varolmaya çalışmaktan başka çaren kalmamıştır. kendi küçük odanda, engin özgürlükleri hayal edip zihnini tamir ettiğini sanarak günü bitirebilirsin, bir zavallı gibi!.. korkunun esiri olmuş, tüm eklemleri kilitlenmiş, çarkın dişlileri arasına sıkışmış, ses telleri alınmış, göz teması kuramayan…

pamuk ipliği…

kendini hakir görebilir, gereksiz yargılarla uğraşırken bulabilir, veya bir hiç uğruna kendini satmandan duyduğun vicdan azabı ile baş ederken yorgun düşebilirsin… rutin tarafından yutulurken, sırtını dayadığın duvardan kaynaklanan karıncalanma hissi ile uykun gelebilir, uyumayı; kısa süreli bir “ölüm” olarak kabul edebilir, kalbine giden damarların pıhtılaştığını hissedebilir, veya zihninde oluşan kabarcıkların kısa süreli hayatlarını didiklerken görebilirsin aynada kendini!..

sirkeye yatırılmışlık hissi sarmış olabilir her tarafını… deri parçalayan kaşıntı, saç kopartan baş ağrısı… bir gözün yatakta, diğer gözün balkonda olabilir… pamuk ipliği bile kalın kaçar… zamanı istediğin gibi bükebileceğinin kanıtıdır!..

maloluş…

rüyalarındaki orospuyu asla elde edemeyeceğini bile bile yaşayarak kendini kandırabilirsin, fakat bilinçaltın bu oyuna gelmeyerek, senin enerjini her geçen gün biraz daha fazla tüketir, seni kişilik çatışmalarına sokabilir, veya kaybolmuşluk hissi yaratarak seni metafiziksel saçmalıkların içinde boğabilir…

uyanık olmalı, biraz olsun kulak kabartmalı ve ara sıra da olsa yalandan gülümseyerek kendi iç savaşımlarını deşifre etmemelisin. bu senin değerini düşürür, son saygınlığını da yitirtir, seni içten içe eriterek görünmez bir canavara dönüştürür…

tüm yaşamını ortam sarhoşluğu tadında geçirmiş gibisin. zorakiliğe duyduğun tiksinti genzine yapışmış balgam kıvamında. çürük diş kokusu nefesinle bütünleşmiş. kanayan diş etlerin ağır bir ölümün habercisi gibi. yavaş yavaş çürürcesine ufalanıp hiçliğin içerisinde kaybolarak, karşı atağa geçmeden, kafa düşürücü sikik kaderinin tayin ettikleriyle yetinerek, maloluşun doruk noktalarına doğru koşar adım yol alarak, diri diri gömülmeyi en ince ayrıntısına kadar yaşayarak, “neşe” kavramını sorgularken buluyorsun kendini…

Cc – Bcc…

bulutlu ve karanlık gökyüzü tüm yorgunluğuyla üzerine çökerken, tek bir yıldızın ışığını bile tanrılaştırabilir, ondan gelecek olan merhameti senin kurtuluşundaki tek çıkar yol olarak görebilir, onu yüceltmeyi ve hayatının merkezine yerleştirmeyi kendine erdem sayabilirsin!.. hayatın sana çıkardığı faturanın karbon kağıtla alınan kopyası gibi, her şey gerçekliğini yitirmiş, beyninle kalbin arasındaki tüm bağlantı sekteye uğramış, her ne kadar ara sıra müzik ve dumanla bu bağı az da olsa kurabilsen de, ertesi sabah uyandığında aynı dinginliği bulamıyor, saçma bir zihin boşalması yaşayarak tekrar aynı boktan gerçekliğine geri dönerken suratına bir tokat vurulmuşçasına tansiyonun yükselerek tekrar küfretmeye başlıyorsun fahişe hayatına…

hang…

ne çeşit bir rüya bu? ne çeşit bir zihin boşluğu? karadelik!..

azımsanmayacak ölçülerde yitirilmişlik duygusu varken senin o sıska bedeninde, en ufak bir sarsıntı bile tüm tuğlalarını yıkıyordur benliğinin, sen asla hayata körü körüne bağlanamazken, hayat senin peşini bırakmaz, yakana yapışır, gömleğini parçalar, kravatını düğümler boynuna, nefessiz bırakır seni, ciğerlerindeki basınç kulaklarını zorlarken, ussal bir haykırışla tırmalarsın zihninin en karanlık dehlizlerini… tamamen kör olana kadar, inatla devam eder, inatla nefes alır, inatla yalan söylersin kendine, kendinle tanışır, kendi gizemine hayran olur, bir kumar gibi canlandırırsın gözünde hayallerini…

duramamak…

mutluluğu amaç edinmek yerine mutsuzluğu araç edinerek, çekilmiş ve henüz çekilmemiş tüm sancılarını gün yüzüne çıkarıp, mutluluğu amaç edinenlere aslında mutluluğun büyük bir yanılsamadan ibaret olduğunu telkin etmeye çabalarken mutlu oluyor, kendi ikiyüzlülüğünün acısını başkalarıyla paylaşarak kendi acını hafiflettiğini zannederek kendi kendini kandırıyorsun… kendinle olan bu savaşımı kendine kabul ettiremiyor; her fırsatta, bu konu hakkında düşünmemek için duman ve müzik eşliğinde saykodelik yolculuklara çıkmaya çabalayarak mevcut durumdan bir kaç saat de olsa uzaklaşmak, kaçmak, kaybolmak istiyorsun… kayboluyorsun. mevcut durum da seninle beraber kayboluyor. bütün sancılar da seninle beraber kayboluyor. peşini hiç bir zaman bırakmıyorlar. kendini, ring yapan bir otobüs hattı gibi hissediyorsun. yinelemelerle dolu. her bir yineleme çin işkencesi boyutu aldığında, yağmur damlalarının sesi bile çekilmez oluyor senin için. kalp atışlarındaki düzen bile, senin kaotik zihninde yerini bulamıyor, kendi kalbinin ritmini bozmak için her şeyi yapmaya kendini hazır hissediyorsun…

roads…

portishead’in “roads” parçası altında sevişirkenki hâlet-i ruhiyeni hiç, ama gerçekten hiç bir kimseye anlatamıyor; o anki hissiyatını hiç, ama gerçekten hiç bir kimseyle paylaşamıyor; dumanlı kafayla ve “roads” eşliğindeki sevişme durumunu hiç, ama gerçekten hiç bir şekilde sınıflandıramıyor; çelloların bulutları yırtarak yükseldiği mezürleri hiç, ama gerçekten hiç bir şekilde aklından çıkaramıyor; beth’in doğaç ve içten çığlıklarını hiç, ama gerçekten hiç bir şekilde rüyalarından kovamıyor; insanları, “roads”un atmosferinde kafaları dumanlı sevişenler ve “roads”un atmosferinde kafaları dumanlı sevişmeyenler olarak ikiye ayırmaktan kendini alıkoyamıyor; sonsuza kadar o parçayla beraber kafan güzel sevişerek kalmayı elde edebilmek için ruhunu şeytana bile satmaya kendini hazır hissediyorsun…

beth

domuz kafa…

sadece bir dengesizlik seziyorsun. basit bir dengesizlik. zihnindeki denge kavramını nereye koyman gerektiğini tahmin bile etmekten acizsin. bir yandan; sana dayatılan, sana öğretilen, bilinç altına çini mürekkebiyle kazınmış, cilası yapılmış, kullanıma hazır bir itaat makinesi olma prensiplerini öfkeyle ve şiddetle reddederken, bir yandan da; sessizce ve usulca boyun eğiyor, sistemin arzularını yerine getiriyor, içindeki tüm heyecanı dizginleyip masum bir tavır takınarak “sen” hariç her şeye kayıtsız kalmaktan başka bir davranış şekli geliştiremiyorsun…

çıkamayacağın bir girdabın dibine gömülmemek yada tutunamayacağın bir fırtınanın kenarında sürüklenmemek için dilini kesip, gözlerini dağlaman ve kulaklarına kurşun akıtman gerekebilir!.. algılarını tıkamak ve köreltmek, kendin için kaçınılmaz olabilir!..
dibe alıştığın taktirde, yüzeye çıkmaktan tiksinirsin!..
çirkin suratlardan iğrenir, ses tellerini kesmek istersin!..
huzurunu bozan en düşük bir tınıyı bile dinleyemez olursun!..
damarlarında dolaşan nefret ile ciğerlerini saran dumanın bütünleşmesiyle, ruhunu okşayan bir kırbaç misali keskin bir kramp girer sağ kürek kemiğinden kalbinin sol lobuna kadar!..
işte o zaman varoluşundaki çatlağı bulabilir ve onu genişletmek için elinden geleni yaparsın!..
çatlağı büyütüp içinden geçer, ardındaki ormanda kaybolur, bulduğun ilk mağaraya saklanırsın!.. sığınacak tek bir beden için, tüm rüyalarını feda edebilirsin!..
okyanusu geçerken karaya ulaşamayan kral kelebekleri gibi… engin bir yitirilmişliğin içinde kaybolmak…

dalga’yı beklerken…

on altı saatlik deliksiz bir uykudan sonra, başucunda seni bekleyen yarısı içilmiş dalga’nın sana gülümseyerek, gecenin üçü de olsa “günaydın” demesi kadar metaforik bir dirilişten daha kıymetli, daha samimi bir serzeniş söz konusu olabilir mi?.. yatakta biraz doğrulup başını soğuk duvara yaslayarak, ilk nefesten sonraki dakikalar boyunca, bilinçaltının sana oynadığı rüya oyunlarıyla yüzleşerek, başparmaklarını şakaklarına sıkıca bastırıp kelleni ritmik hareketlerle duvara vurarak, kendinden mi yoksa bilinçaltından mı nefret etmen gerektiğini bilmeyerek, veya nefreti bir yana bırakıp barışık olma saçmalığını kabullenerek bir bardak soğuk su içmek…

parmak için…

sidik kokan hayallerin duvar dibi sarhoşluğu bir yana, zımpara yumuşaklığında ve kayısı pestili şeffaflığında süregelen varoluş sancın, seni omuzdan kucağa, kucaktan yatağa, yataktan sokağa fırlatan, iki çöp kibriti esirgeyen “şükür fetişisti”nin arzularını okşamaktan başka bir boka yaramıyor ne yazık ki!.. kendi kendini kırbaçlayarak ispat etmeye çalıştığın duruş aslında en vahim kıyasımukassem örneği teşkil ediyor acınası hayatında. dibe vurmaktan korkup yükselmekten haz alıyor hissine kapılıyorsun. yükseklik korkunu hiçe sayıp basamakları tırmanmaya çalışıyorsun ahmakça. dipteki duruluğu ve dinginliği noksanlık addedip küçümsüyor, bulutların ötesinin her daim engin olacağına inanarak kalp ritmini zorluyorsun. durma! devam et. belki o’nun işaret parmağı seni bekliyordur…