köle…

puslu ve gri hayatlar içine hapsolmuş, çaresizce beklerken, bilinç kaybına doğru zorla iteklenirken gergin bacaklarla son bir reaksiyon gösterebilme yetimiz acaba zaman içinde körelmiş olabilir mi? ya da evrimin ufak bir cilvesi… kendi kendimize yaptığımız işkence, evrimsel süreci tetiklemiş de olabilir. gezegenle aramızdaki elektrokimyasal bağın kopma noktasına geldiği gerçeğiyle yaşama zorunluluğumuz, bu gerçekten uzaklaşma arzumuzu daha da körüklüyor… sokaklarda koşar adımlarla yürüyen toplumsal cesetler… seslerin ve renklerin büyüsüne kapılan zavallı ezikler…

doğumsuz!..

acı eşiğin bir hayli yüksek… fakat üşüyorsun. damarlarında civa, ciğerlerinde sıvı nitrojen dolaşıyor sanki… nefesin fare ölüsü gibi kokuyor. geberip gitmek istiyorsun. cesareti kaybolmuş, aslında hiç olmamış bir zavallısın… hiç doğmamış gibisin. hiç yaşamamış. doğumsuz!..

son sancı…

sarf edeceğin son kelimeleri sadece “sen” duyabileceksin. aslında duyamayacak, gırtlağının titreştiğini hissedebileceksin yalnızca. o güçsüz ve nefessiz titreşimler, henüz uyanık olan bilincinde kelimelere dönüşecek. kendi kendine konuşmak gibi. içten içe düşünmek. hani kapkaranlık ve sessiz bir ortamda müzik dinlemek gibi. istediğin bir melodiyi arzuladığın bir tınıyla dinlemek gibi. sesi ne kadar yüksek olursa olsun, sadece senin duyabileceğin bir şarkı gibi. kendin için yazdığın ve içten içe bağırarak okuduğun bir şiir gibi.

yalnızlığının farkına vardığın gün, mutlu olmayı öğrenmeye başlayacaksın. “son”u mutlulukla kucaklamak isteyeceksin. “o”na küfredecek ve tekrar “ol”mak isteyeceksin.

cevapsız kalan sorular kalbini dağlarken, varolan benliğinle son bir kez anlamak, cevap bulmak, bilmek, hissetmek isteyeceksin. duyguların ve zihnin bulanık, hislerin donuk, kulakların soğuk ve parmakların uyuşuk…