domuz kafa…

sadece bir dengesizlik seziyorsun. basit bir dengesizlik. zihnindeki denge kavramını nereye koyman gerektiğini tahmin bile etmekten acizsin. bir yandan; sana dayatılan, sana öğretilen, bilinç altına çini mürekkebiyle kazınmış, cilası yapılmış, kullanıma hazır bir itaat makinesi olma prensiplerini öfkeyle ve şiddetle reddederken, bir yandan da; sessizce ve usulca boyun eğiyor, sistemin arzularını yerine getiriyor, içindeki tüm heyecanı dizginleyip masum bir tavır takınarak “sen” hariç her şeye kayıtsız kalmaktan başka bir davranış şekli geliştiremiyorsun…

çıkamayacağın bir girdabın dibine gömülmemek yada tutunamayacağın bir fırtınanın kenarında sürüklenmemek için dilini kesip, gözlerini dağlaman ve kulaklarına kurşun akıtman gerekebilir!.. algılarını tıkamak ve köreltmek, kendin için kaçınılmaz olabilir!..
dibe alıştığın taktirde, yüzeye çıkmaktan tiksinirsin!..
çirkin suratlardan iğrenir, ses tellerini kesmek istersin!..
huzurunu bozan en düşük bir tınıyı bile dinleyemez olursun!..
damarlarında dolaşan nefret ile ciğerlerini saran dumanın bütünleşmesiyle, ruhunu okşayan bir kırbaç misali keskin bir kramp girer sağ kürek kemiğinden kalbinin sol lobuna kadar!..
işte o zaman varoluşundaki çatlağı bulabilir ve onu genişletmek için elinden geleni yaparsın!..
çatlağı büyütüp içinden geçer, ardındaki ormanda kaybolur, bulduğun ilk mağaraya saklanırsın!.. sığınacak tek bir beden için, tüm rüyalarını feda edebilirsin!..
okyanusu geçerken karaya ulaşamayan kral kelebekleri gibi… engin bir yitirilmişliğin içinde kaybolmak…

dalga’yı beklerken…

on altı saatlik deliksiz bir uykudan sonra, başucunda seni bekleyen yarısı içilmiş dalga’nın sana gülümseyerek, gecenin üçü de olsa “günaydın” demesi kadar metaforik bir dirilişten daha kıymetli, daha samimi bir serzeniş söz konusu olabilir mi?.. yatakta biraz doğrulup başını soğuk duvara yaslayarak, ilk nefesten sonraki dakikalar boyunca, bilinçaltının sana oynadığı rüya oyunlarıyla yüzleşerek, başparmaklarını şakaklarına sıkıca bastırıp kelleni ritmik hareketlerle duvara vurarak, kendinden mi yoksa bilinçaltından mı nefret etmen gerektiğini bilmeyerek, veya nefreti bir yana bırakıp barışık olma saçmalığını kabullenerek bir bardak soğuk su içmek…

parmak için…

sidik kokan hayallerin duvar dibi sarhoşluğu bir yana, zımpara yumuşaklığında ve kayısı pestili şeffaflığında süregelen varoluş sancın, seni omuzdan kucağa, kucaktan yatağa, yataktan sokağa fırlatan, iki çöp kibriti esirgeyen “şükür fetişisti”nin arzularını okşamaktan başka bir boka yaramıyor ne yazık ki!.. kendi kendini kırbaçlayarak ispat etmeye çalıştığın duruş aslında en vahim kıyasımukassem örneği teşkil ediyor acınası hayatında. dibe vurmaktan korkup yükselmekten haz alıyor hissine kapılıyorsun. yükseklik korkunu hiçe sayıp basamakları tırmanmaya çalışıyorsun ahmakça. dipteki duruluğu ve dinginliği noksanlık addedip küçümsüyor, bulutların ötesinin her daim engin olacağına inanarak kalp ritmini zorluyorsun. durma! devam et. belki o’nun işaret parmağı seni bekliyordur…

köle…

puslu ve gri hayatlar içine hapsolmuş, çaresizce beklerken, bilinç kaybına doğru zorla iteklenirken gergin bacaklarla son bir reaksiyon gösterebilme yetimiz acaba zaman içinde körelmiş olabilir mi? ya da evrimin ufak bir cilvesi… kendi kendimize yaptığımız işkence, evrimsel süreci tetiklemiş de olabilir. gezegenle aramızdaki elektrokimyasal bağın kopma noktasına geldiği gerçeğiyle yaşama zorunluluğumuz, bu gerçekten uzaklaşma arzumuzu daha da körüklüyor… sokaklarda koşar adımlarla yürüyen toplumsal cesetler… seslerin ve renklerin büyüsüne kapılan zavallı ezikler…

doğumsuz!..

acı eşiğin bir hayli yüksek… fakat üşüyorsun. damarlarında civa, ciğerlerinde sıvı nitrojen dolaşıyor sanki… nefesin fare ölüsü gibi kokuyor. geberip gitmek istiyorsun. cesareti kaybolmuş, aslında hiç olmamış bir zavallısın… hiç doğmamış gibisin. hiç yaşamamış. doğumsuz!..

son sancı…

sarf edeceğin son kelimeleri sadece “sen” duyabileceksin. aslında duyamayacak, gırtlağının titreştiğini hissedebileceksin yalnızca. o güçsüz ve nefessiz titreşimler, henüz uyanık olan bilincinde kelimelere dönüşecek. kendi kendine konuşmak gibi. içten içe düşünmek. hani kapkaranlık ve sessiz bir ortamda müzik dinlemek gibi. istediğin bir melodiyi arzuladığın bir tınıyla dinlemek gibi. sesi ne kadar yüksek olursa olsun, sadece senin duyabileceğin bir şarkı gibi. kendin için yazdığın ve içten içe bağırarak okuduğun bir şiir gibi.

yalnızlığının farkına vardığın gün, mutlu olmayı öğrenmeye başlayacaksın. “son”u mutlulukla kucaklamak isteyeceksin. “o”na küfredecek ve tekrar “ol”mak isteyeceksin.

cevapsız kalan sorular kalbini dağlarken, varolan benliğinle son bir kez anlamak, cevap bulmak, bilmek, hissetmek isteyeceksin. duyguların ve zihnin bulanık, hislerin donuk, kulakların soğuk ve parmakların uyuşuk…